Ayşe 13 yaşındaki oğlunun son iki yıldır artan bir hızla bilgisayar oyunlarına sarmış olmasından dolayı derin bir çaresizlik içindeydi. 

"Yapmadığım kalmadı. Bilgisayarları ortadan kaldırdım. Oğlumun harçlığını azalttım. Birlikte oyun oynadığı arkadaşları görmesini yasakladım. Gene de hayatından bu illeti çıkartamadım…" diyordu! 

Ayşe, şiddet ve vahşet  içeren bu oyunlar yüzünden oğlunun da ileride duyarsız ve acımasız bir erkeğe dönüşeceğinden korkuyordu.  

Bir JointIdea etkinliğime katılan Ayşe, Embodied Parenting seminerimi dinlemiş ve özellikle bahsettiğim "sınır koyma” yaklaşımından etkilenerek, son çare bu pratiği kendi hayatında nasıl uygulayacağını öğrenmek üzere ofisime gelmişti. Kendini ve içinde bulunduğu durumu anlatırken sesinde bir meydan okuma vardı. 

Daha sonra bana oğluna sınır koyma konusunda yaptığı girişimleri anlatmaya başladı. Oyun oynama saatlerini düzenleyecek ve hangi oyunu oynayabileceği ile ilgili kurallar koyarak, oğlunu nasıl disipline etmeye çalıştığını paylaştı. Bunlara uyulmadığı durumda ne gibi caydırıcı bedeller uyguladığını ve oğlu sözünü dinlediğinde onu nasıl ödüllendirdiğini anlattı. 

Bana bunları anlatırken bedeninde ne hissettiğini sordum. 

Kalbinin hızlı attığını ve sanki uzun bir koşu sonrası nefesi kesilmiş gibi hissettiğini söyledi.

Bunun üzerine ben de Ayşe ile beden psikoterapi disiplininde kullandığımız tolerans penceresi kavramını paylaştım. 

Oğlunun bilgisayar oyunlarına sarmış olmasının, onu duygusal olarak tetiklediğini ve bu nedenle sağduyudan uzak otomatik davranış kalıplarının devreye girdiğini ifade ettim. Ve çalışmamıza başlarken, Ayşe hanımın, oğluyla yaşadığı bu zorluk karşısında, adeta bir "yaşamsal tehdite” karşı uyarı veren bedensel duygulanımlarına kulak vereceğimizi anlattım. 

Bu sayede tetiklenme sırasında uyanan zorlu duygulanımları ve duyguları farkedip, bir dost gibi buyur etmeyi öğreneceğini, böylece prefrontal kortexin devrede kalmasına yani sağduyunun da bu sürece eşlik etmesine imkan vereceğimizi ifade ettim.   

Birlikte yapacağımız  bu yolculukta; ne yapılması gerektiğini bilen, her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan, evladını nasihatları ve eleştirileri ile boğan ancak bugüne kadar etkin olamayan "hükümsüz ebeveyni" bir müddet  paranteze alacağımızı aktardım. Zira bu ebeveynliğin, oğlu ile ilişkisini bir güç savaşına dönüştürdüğünü gördüğümü söyledim. Bu noktada kendisine; tolerans penceresini geliştirmede ve hükümsüz ebeveyni devreden çıkartarak, bedeninin bilgeliğiyle duruma uygun otantik bir ebeveyn yaratmasında yardımcı olabileceğimi ilettim.  

Ayşe hanım  "hükümsüz ebeveyn" tanımından hiç hoşlanmadığını söyledi. Sesindeki ton canımı yaktı. Ve muhtemelen, bu durum, söz konusu tanımın Ayşe hanımın da canını yakmış olmasından kaynaklıydı. O anda ebeveynlik gibi zorlu bir yolu seçen herkese, hepimize şefkat duydum.  

O şefkatten güç alarak; "hükümsüz ebeveyn" tanımını duyunca bedeninde ne gibi duygulanımlar hissettiğini sordum. Ayşe hanım kendi iç dünyasında ne olduğunu araştırırken, ben de bedenindeki hareketleri izliyordum. Ellerini yumruk yaptığını gördüğümü söyledim. Şaşırdı. Fark etmemişti. O anda sıkmakta olduğu yumruğunu araştırmak isteyip istemediği sordum. Ve birlikte birkaç seanslık bir iç yolculuğa koyulduk.  

Ayşe hanım bu yolculukta öfkesini tanıdı. Öfkesini nasıl etkin bir şekilde ifade edebileceğini, yaptığımız beden farkındalığı çalışmaları ile öğrendi. Tetiklendiğinde nasıl otomatik olarak savaşma moduna geçtiğini ve daha evvel "oğluma sınır koydum" diye tanımladığı durumun bu savaş modundan kaynaklandığını, bedenini dinleyerek anladı.  

Savaşın işe yaramadığı bir durumda kaldığında ise çaresizliğin pençesine kurban düştüğünü ve hareketsizliğe teslim olduğunu farketti. Bu dinamiğin biyolojimizden kaynaklanan bir savunma mekanizması olduğunu; kendi çocukluğundaki gelişim sürecinde, kendisini bu şekilde koruduğunu ancak oğlu ile ilişkisine geldiğinde aynı dinamiğin işe yaramadığını kabul etti. Çaresizlik ve öfke duyguları uyandığında, kendini teskin etmeyi öğrendikçe tolerans penceresi genişledi. İçten gelen duygulara izin vererek, bu duyguları bastırmakla boşa harcadığı psişik enerjisini hükmü kalmamış alışkanlıklarını dönüştürmek için kullandı. 

Bedenden kaynaklanan bilgelik ve zihinsel donanımı  sayesinde oğlu ile ilişkisini yeniden yapılandırdı. O güne kadar oğlu ile ilişkisini, sadece "bilgisayar oyunlarına karşı duyduğu tepki" üzerinden götürdüğünü fark etti. Aynı "hükümsüz ebeveyni" paranteze aldığı gibi "bilgisayar oyunları oynayan oğulunu" da paranteze aldı. 

 Bir daha evde oğlunu bilgisayar veya Ipad ile gördüğünde, içinde uyanan duygulanımları ve duyguları seansta paylaşmak üzere içsel bir haznede tuttu. Oğlu ile geçirdiği zamanda ise; okuduğu bazı ergen-ebeveyn ilişkisi kitaplarında önerilen - birlikte hoş zaman geçirebilecekleri - etkinlikler kurgulamaya ve birlikte zaman geçirmeye başladı.Tenis oynamak veya ailece yakar top gibi oyunlar kurmak bu etkinliklerden bazılarıydı. Her oyun sonrasına, yan yana olur birbirlerinin gözlerine bakabilecekleri ve havadan sudan konuşmaya imkan veren küçük "dondurma veya kazandibi" kaçamakları da ekledi.  

Bir yandan seanslarda; oğlunu oyun oynarken gördüğünde karnından nasıl  adeta bir ateşin yükseldiğini, gözünü döndürecek bir öfke yaşadığını ifade ederken diğer yandan onu kaybetme korkusunu da kalbinde hissediyordu. Bu duygulanımlara ve duygulara izin verdikçe, yaşam ile bağının güçlendiğini ve bir genişlik hissi yaşadığını, adeta içindeki bir yumuşaklığın gözlerine dolduğunu ifade ediyordu. Ve tüm bunları, oğluna sınır koymak yerine kendi içindeki "hükümsüz ebeveyne" sınır koyarak başardığını görmek onu şaşırtıyordu. 

Oğlu ile ilişkisinde de bilgisayar oyunları dışında öfke uyandıran konular olduğunda, bunu oğluna bildirmeye başlamıştı. Ayşe'nin en çok önemsediği şeylerden biri hafta arası ailece birlikte akşam yemeğine oturmaktı. İlerleyen seanslarımızdan birinde,  Ayşe oğlunun son bir iki haftadır bir kaç kere sofraya gelmediğini ve bunun onu çok öfkelendirdiğini ifade etti. O seansta yaptığımız çalışmada öfkenin ne dediğine kulak verdik. Ayşe’den çığlık gibi bir "Yeter!" sözcüğü çıktı. Neye “yeter" dediğini araştırdığımızda; bu tepkinin "önemsenmemeye  yeter” diyen; kendisinin gelişim çağında ebeveynleri ile yaşadığı ilişkiden öğrenilmiş ve içselleştirilmiş "hükümsüz ebeveynine” karşı duyulan bir isyan olduğu ortaya çıktı. Bu şiddetin kaynağı tespit edilince, Ayşe için oğluna sınır koymak da kolaylaştı.  

Oğlu ile baş başa gittikleri bir kazandibi kaçamağında, onun üç dört kere akşam yemeğinde neden  sofraya oturmadığını sordu. Oğlu utana sıkıla beğendiği bir kız arkadaşı olduğunu ve kimi zaman akşam yemekleri sırasında onu aradığını anlattı. Ayşe oğlu gönül ilişkilerine doğru yol almaya başladığı için çok sevindi, aynı zamanda bu bilgi ile içinin de burkulduğunu hissetti. Oğluna duygusunu ifade etti. Iç burukluğunun da önemsenmemiş olmaktan kaynaklandığını söyledi.  Anne oğul yaptıkları diyalogda birlikte bir çözüm ürettiler. Ayşe hanım, gerçekleştirdiğimiz seansta bana bu hikayeyi anlatırken, en çok da çözümü oğlu ile birlikte üretmekten keyif aldığını söyledi. 

Hem kendi duygularını kollayıp koruyan hem de oğlunun ihtiyaçlarına duyarlı bir tutum içinde olmanın ne kadar tatmin edici olduğunu ifade ederken, ben de onunla tarif edilemez bir coşku yaşadım ve kalbimin genişlediğini hissettim.   

Vivi SORYANO