When professionals become students again

When professionals become students again

"I never heard at these times things like work-life balance. I think they invented it later when there was time left for doing nothing and suddenly there was this balance. Middle class warmly embraced the idea, while the rich were already in life-work balance. What I do remember from these times was working in the shoe repair shop with my father while he taught me how to do the job. I became very good in the sewing zippers in lady bags or any other. Also in boots, not easy believe me."

Yukari Düsmek

Bir seyi çok mu istiyoruz, en çok ondan korkuyoruz. Hem peşinde koşuyoruz, hem de yakalar gibi olunca geri dönüp kaçıyoruz arzularımızdan. Tutkular kötüdür, insanın başını derde sokarlar, bunu biliyoruz.. Çok gülersen, çok ağlarsın, buna da inanıyoruz. Aşka “düşüyoruz” her dilde, nefrete düştüğümüz görülmez hiç bir yerde. Şehveti saymıyorum bile. Çok çalışırsan, hele severek çalışırsan, işe düştü derler. Sürüden ayrılırsan kötü yola düştü derler. Ruh halimizi yükselten ne varsa, arkasına “düşmek” fiilini takıyoruz.Ne kadar yükselirsek o kadar “düşük” oluyoruz. Kendimizi iyi hissediyorsak, kurtuluş yok; yukarı düşüyoruz.

Her düşüşün..

Düşmek tuhaf bir durum.Elli katlı bir binadan yere düştüğünüzü farzedin, onuncu kat hizasından geçerken “nasıl gidiyor” diye bağırsalar “her şey yolunda” diyebilirsiniz, ve, eh yalan da olmaz.Aşağı düşüş budur, sonunda başınıza gelecek olanı bilirsiniz, onu istemezsiniz ama “kaçınılmaz” gerçekleşene kadar da korkudan başka bir şey hissetmezsiniz aslında.Acı, ancak gerçeklik anında, yani yerle temas edince başlar.Sonu felaket olan bu düşüşün adına “serbest düşüş” deriz.Utanmadan ve farkına varmadan serbestliği ve özgürlüğü lanetleriz.

Yukarı düşüş böyle değildir. Acıyı, düşmeye başlamadan önce, düşüşün kendisi aklımıza düşünce hissederiz ilk defa.”Düşerek irtifa kazanmaya” başlayınca, yaptıklarımızdan yapmak istediklerimize doğru “yasak düşüşe” geçince acı dayanılmaz bir hal alır. İşte orada iki seçenek vardır: ya korkar ve “düşmekten” vazgeçeriz ya da acıyı yükselişe yakıt eder yola devam ederiz. Karar anı zordur. Aşağı düşüşe devam etmemizi kaçınılmaz kılan yerçekimi yukarı düşüşün en büyük engelidir. Ondan kurtulmanın tek çaresi safraları atılan bir balon gibi o ana kadar yaptıklarımızdan sıyrılıp hafifleyerek, yukarı doğru süzülmektir.İlk metreleri aşarsak acının giderek azaldığını görürüz. Ve o zaman düşerek yükselmenin müptelası oluruz.Oksijen sarhoşluğuna benzer bir haz içinde irtifa kazanırız. Nereye kadar mı? Unutmayın, bizi yukarı iten temel enerji yolda duyduğumuz – başlangıçta acıyla karışık- hazdır, aşağı çekense alışkanlıklarımızın ve onların sunduğu belirliliğin verdiği huzurdur. Yükselirken duyduğumuz hazza alıştıkça ondan huzur da duymaya başlarız ve nihayet aldığımız nefesin içinde huzur ve hazzın eşit olarak bulunduğu bir yüksekliğe gelinceye kadar düşeriz yukarı doğru. Oraya gelince dururuz kendi isteğimizle.Yerçekimiyle gökçekimi eşitlenmiştir.

Yolculuk nereye

Hayattaki en büyük yanılsama alışkanlıkların verdiği huzurla yaşamaya devam ederek bulunduğumuz yükseklikte sabit kalacağımıza dair inancımızdır. O huzur giderek içimizde büyüyen bir taşa dönüşür, artık adı atalettir. Ağırlaşırız ve serbest düşüşe geçeriz.Giderek hızlansak da farkına varmayız irtifa kaybının. Ancak kafamız betonla temas edince anlarız başımıza geleni ama yeniden yukarı çıkmak kolay değildir. Ne motor kalmıştır, ne kanatlar, ne de bizi “eski güzel yüksekliğe” çıkaracak enerji.Sert betonu ve yarılmış kafanızı yükseklik göstergesi olarak kullanmak istemiyorsanız, önce derin bir nefes alın. Aldınız mı? Tamam, şimdi içinize çektiğiniz havadaki haz/huzur karışımını kontrol edin.Nasıl mı? Kolay, gözlerinizi kapayın, nefesinizi ağzınızda dolaştırın, yanaklarınızı şişirin, tadına bakın. Hangisi fazla? Huzur mu dediniz; atalet olmasın.Dikkat, düşeceksiniz. Aşaği...


 

Dr. Ecmel Ayral

 

Kaos Içinde Huzur

Biricik gezegenimizin her dönüşüyle daha da karmaşık ve değişken hale gelen ortamın bir adı var: kaos. Korkmayın, kaos evrenin düzeni. Bazı önyargı ve alışkanlıklarımızdan sıyrılırsak içinde keyifle yaşayabiliriz.

Umudumuz Sürrasyonalite

Kaos içinde doğru yolu ararken en güvendiğimiz şeyler belki de ilk kurtulmamiz gereken safralar: rasyonel karar verme yöntemlerimiz, öngörüde bulunma şeklimiz ve hayata dair önceliklerimiz.

Önce, sadece “akla” dayalı kararların neden yetersiz kaldığına bakalım.

Rasyonel kararın en temel varsayımı gerekli verinin hepsine sahip olduğumuzdur.Halbuki ne bu mümkündür ne de veriler analiz süresince ve devamında sabit kalacaktır.Bu durumda “kisitli bir rasyonalite” içinde, hatta bir rasyonalite illüzyonu içinde hareket ediyoruz demektir.

İkinci problemse neredeyse tüm bilgilerin herkese açık olması.Bunları değerlendirecek ”bilimsel” metodlar da herkes tarafından biliniyor ve kullanılıyor.Peki herşey aynıysa bizi rakiplerimizden ileriye taşıyacak, fark yaratacak kararı nasıl alacağız?

Özetle “gerçek, sadece ve tüm gerçek” lafının sahiden “laf” olduğu bir efsaneler diyarında yaşıyoruz.İyi de rasyonaliteden vazgeçip irrasyonel davranmak, sadece duygularımızı dinlemek de pek tekin değil malum. Iste rasyonel-irrasyonel zıtlığının ötesinde bir alanı işaret eden “sürrasyonel” tanımı bu çıkmazı aşmak için kadim bir yaklaşımı yeniden tarif ediyor.Bilginin tek alana değil birden fazla disipline dayanması gerektiğini söylüyor.İstenen içgörüye ulaşmak için kritik deneyim ve put kırıcı bir rehberliğin faydalı olduğunu iddia ediyor. Eğitim ve gelişimi planlarken sürrasyonel alanda bir tur atın.

Tutkuya tutunalım

Belirsizlikle başetmek için gereken ikinci unsur tutku.Bunu “kuvvetli arzu” klişesinden ayıran en güzel tanımı ispanyolcada buluyoruz. Lorca’nın tarifiyle “duende” topuklarımızdan yukarı çıkan , aktif bir yaratı gücü.Duende’yi yürekten istediğimiz şeyleri yaparken, tamamıyla konsantre olduğumuzda hissediyoruz. Kimimiz şarkı söylerken, kimimiz satış yaparken.

Sürece böyle odaklandığımız zaman hedefe zaten ulaşıyoruz. Sevdiği uğruna ejderhaları devirenlerin asıl derdi güzel prensesler mi yoksa çıkılan tutkulu yolculuk mu?Uğruna ölünesi prenses, yolculuğu “rasyonel” dünyaya anlatılır ve satılır kılan bir araç mı sadece?

Soru romantik geldiyse şunu deneyin:Yüz milyon dolar nakiti olan bir işadamını günde onsekiz saat çalıştıran sebep nedir? Daha yaygın bir soru: Aynı maaşı alan iki yöneticiden birini diğerinden daha fazla koşturan sebep nedir? Cevabın önemli bir kısmı tutkuda.Hayır, yıkıcı hırstan bahsetmiyoruz yaratıcı tutkudan bahsediyoruz.Tutkunuza tutunun ve tutkuluların peşinden koşun.

Hazza yakın duralım

Evren bize yaratıcı faaliyetlerde bulunmamız için bir motivasyon unsuru bahşetmiş:Haz.Bebek yapma sürecinin en keyifli faaliyet olması türümüzün devamını sağlayan temel unsur madem, bundan ders alalım.Yeni bir fikir, yeni bir ürün, yeni bir yöntem yaratmak bize haz verdiği ölçüde mümkün. Günümüzde şirketlerin başarısında en önemli unsur innovasyon, ve bu alanda “kuru” analiz becerisi yeterli değil. Fark yaratan ve zevk veren herşey zevk alarak yapılıyor. Yeni bir fikir duyunca içiniz kıpırdamıyorsa, ilk aklınıza gelen “neresinde hata var” ise hazza uzak acıya yakın düşmüşsünüz, kıpırdayın. Haz duyma yetisini kaybetmemiş insanlarla çalışın. Kurumsal kültürümüz bir kurallar seti üzerine değil, çalışanların yanısıra tüketicileri de kapsayan bir “ortak haz” tasarımına dayanıyorsa, evet, ancak o zaman popüler deyimle “aşk markası” olabiliriz.

Rasyonalite illüzyonundan kurtulup, etrafımıza açık zihinle bakalım. Tutkularımızın peşinden koşalım ve hazza yakın duralım.Başarı dediğimizin sonuçtan çok süreçte yattığını göreceğiz.İnanın, “rasyonel” metoda dayalı araştırmalar bile bunu gösteriyor.


 

Dr. Ecmel Ayral